Kantçı “Aesthesis”in Sınırlarına bir Eleştiri olarak Maleviç’in Süprematizmi
Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Sanat Tarihi Bölümü VI. Uluslararası Genç Sanat Tarihçiler Sempozyumu 2012, Ankara, Türkiye, 27 - 29 Kasım 2012, ss.67-68, (Özet Bildiri)
- Yayın Türü: Bildiri / Özet Bildiri
- Basıldığı Şehir: Ankara
- Basıldığı Ülke: Türkiye
- Sayfa Sayıları: ss.67-68
- Süleyman Demirel Üniversitesi Adresli: Evet
Özet
Kant
aesthesis kavramını Yunanca aslına algılamak anlamına geri taşır ve bu kavramı
insanın evren ve bilme karşısında temel konumunu belirleyen bir kavram olarak
kullanır. İnsan sadece duyusal olarak
gözlemleyebildiğinden insanın bilgisini edinebileceği her şey ancak algısına
açık olan şeylerdir. Bununla beraber duyusal algıyla gelen bilgi Kant
düşüncesinde doğru olmayan bir bilgidir. Kant Saf Aklın Eleştirisinde insanın
dünyaya gelirken zaman ve mekanı a priori bilgi olarak kendisi ile birlikte
getirdiğini, insanın kendi dışında zaman ve mekan olmadığını söyler.
Duyarlılığımız bütün dış olayları, mekân içinde, bütün iç olayları zaman içinde
algılayacak tarzda gelişmiştir. Bu zaman ve mekân, içinde deneylerimizin yer
aldığı önceden tespit olunmuş çerçevelerdir. Zaman ve mekân
(duyusal bir gözlemlemenin nesnesi olarak insan algısına açık
dolayısıyla bilinebilir olan) fenomenlere birliğini veren formdur. Kant’ın
anlayışında zaman ardışıklık boyutuna sahiptir, eşzamanlılık ise uzayın bir
niteliğidir yani uzay zamana tabidir. Bizim algımıza açık olan zaman ardışıklık
niteliği gösterir. Eşzamanlılık ilkesi, yani zaman yoluyla uzaydaki yan yana
oluş ancak sezilebilir. Kant düşüncesinde zaman, uzayın öncel bir şartı olan ve
uzayla birlikte duyusal görüyü olanaklı kılan bir iç duyumdur. Buna göre,
zamanın insanın dışında kendi başına varlığı söz konusu değildir, bu durum onun
deneyimi (ve dolayısıyla hatırlamayı) olanaklı kılana a priori bir form olduğunu gösterir:
Maleviç’in
Kantçı sistemi eleştirisi bu noktada, insan aklının bilme kapasitesini duyusal algısı ile sınırlandırdığı yerde
başlar. Onun süprematizmi, nesnelerin “görünümünü” dikkate almayan bir araç
olarak temelde bu sınırları aşma çabası nedeni ile üstün, transendental bir
sanat üretimi sunar ve “Saf duyum” ilkesine dayanır. Kant’ın duyum veya sezgi
kavrayışından farklı olarak Maleviç duyum (oshchushchenie)
kavramı ile maddi bir fenomeni, altbilinçle kavranan bir fenomeni, bilince
ulaşmayacak kadar ince bir algı biçimini kastetmiştir. Bu sözcüğün
konvansiyonel anlamı ile algıları
oluşturan, doğrudan doğruya verilmiş gereç ya da dış çevrenin insanın duyu örgenleri üzerindeki
etkisinin yalın sonucu veya duyu organlarının verilerine göre
edinilen bir izlenim değildir. O bilincin denetiminden ayrı olarak altbilincin
geliştirdiği bir oluşum, kurduğu bir bağlantı ve verdiği tepki olarak
düşünülebilir. Daha ziyade altbilincin dolayımsız, dış uyaranın ve bilincin
müdahalesi olmadan, kendisinden elde ettiği bir veridir. Maleviç saf duyum
yoluyla Kant’ın duyularımıza, yani bilmemize açık tek gerçeklik olarak gördüğü
yer-merkezli uzam algısından ötesine geçilebileceğini, eğitilmiş ve sınırları
kaldırılmış bir akılla zamanın asli dört boyutlu varlığının algılanabileceğini
savunur. Uspenskiy’in, yermerkezli geometriyi değilleyen projektif geometriden
türetilen metageometri sistemine dayandırdığı savlarından ve Kantçı düşünceden
farklı bir biçimde zaman ve hareketi birbirinden ayıran anlayışından hareket
etmiştir. Uspenskiy’in algılarımıza sunuldukları şekilde değil, ardıllık
yanılsamasından soyutlanmış olarak, bilincimizle bilindikleri şekilde, kozmik
gerçeklikte, dördüncü boyutta oldukları halleriyle görebileceğimiz savından
yola çıkarak “dördüncü boyutta gerçeklikler” olarak sunduğu süprematist
resimlerini gerçekleştirir. Bu resimlerin ortaya koyduğu algıladığımız uzayın
onun bir parçasını oluşturduğu ve algıladığımızdan daha yüksek bir uzayın
bilgisine insan aklı ve saf duyum yoluyla ulaşılabileceğidir. Böylelikle
süprematism Kant’ın bilmeye koyduğu sınırları aşma girişimi olarak
değerlendirilebilir.