Şeytan ve Şeytanın Ölüsü Filmlerinde Arkeolojinin Bir Risk Uzamı Olarak Temsili


Kükrer M.

Poedat Konferansı 2023 , İstanbul, Türkiye, 7 - 09 Nisan 2023, ss.34, (Özet Bildiri)

  • Yayın Türü: Bildiri / Özet Bildiri
  • Basıldığı Şehir: İstanbul
  • Basıldığı Ülke: Türkiye
  • Sayfa Sayıları: ss.34
  • Süleyman Demirel Üniversitesi Adresli: Evet

Özet

Bu çalışma, ağırlıklı olarak sinemanın korku alt türü içinde konumlandırılan The Exorcist (Şeytan, William

Friedkin, 1973) ve The Evil Dead (Şeytanın Ölüsü, Sam Raimi ,1981) filmlerini, arkeoloji biliminin bir “risk”

uzamı olarak temsil edilmesi kapsamında ele alıyor. Arkeoloji, hatta daha da ilerletecek olursak bilim, popüler

kültür içinde Furedi’nin vurguladığı bağlamda bir “korku kültürü”ne hizmet eder biçimde, potansiyel bir “risk”

olarak karşımıza çıkar. İncelenen filmlerde, korku kaynağının bir sosyal bilime dayandırılması bağlamında

arkeolojinin farklı bir biçimde kavramsallaştırılması söz konusudur. Geçmişi maddi kalıntılar üzerinden okuyan

ve yeniden inşa eden arkeologlar, bir yandan geçmiş ve bugün arasında eşik konumundayken diğer yandan da

gelişmenin somut kanıtlarını ortaya koyarak zamanın nasıl tasnif edileceğini bilimsel yöntemlerle belirlerler. Fakat

popüler kültürde konu arkeoloji olunca, bu durum bir korku öğesine dönüşür. Her iki filmi de, kadim zamanlarda

kalması gerektiği düşünülen bilgileri araştırdığı için arkeolojiyi riskli olarak temsil eden; geçmişi, tarihi ve hafızayı

da korkunun alanına yerleştiren anlatılar olarak okumak mümkündür. Dolayısıyla bu filmlerde arkeolojinin

kullanımı, tarihin nasıl yazıldığı/kurgulandığı ve algılandığıyla ilgili bir yorumu da içerisinde barındırmaktadır.

İki filmde de korkunun kaynağı, Sümer ve Asur uygarlıklarına ait arkeolojik kazılarla ilişkilendirilmiştir. Buradan

hareketle de Mezopotamya, mistifiye edilerek tehdit unsuruna dönüştürülmüş bir coğrafya olarak inşa edilir.

Korkunun ve dehşetin neden Mezopotamya medeniyetlerinden köken aldığı, burada üzerine düşünülmesi gereken

bir soru olarak belirir. Olası cevapları, Batı tarihyazıcılığının tinsel yazgısını bu coğrafyaya dayandırmasında

aramak yerinde olacaktır. Özetle bu çalışmada, bahsi geçen iki film üzerinden kolektif hafızamızdaki “arkeoloji

korkusu” tartışmaya açılacaktır.